Text

Düşüncesi bile iğrenç.

Çizgi romanlar… 7’den 70’e her insanın hayal dünyasını bir şekilde yansıtan, zevkle okuduğumuz resimli romanlar. Çocuklar o kahramanlara inanır, onlardan güç alır onlar gibi güçlü olmak ister. Ve onları çizgi romanlardan takip eden çocuklar film izleyenler gibi onları gercek sanmaz. Büyüklere gelince, hayatın zorluklarını görmüş her yetişkin, hayatım keşke böyle olsaydı diyerek yarı mutlu yarı hüzünlü okur durur; biraz sakinlere biraz kaçış yolu olarak görür.

Oradaki kahramanlar insanlara hep bir şekilde örnek olur. Bazıları onların delikanlı erkeksi yanlarına hayran kalır. Bazıları sorumluluk alma yeteneklerine… Kısaca onlar; okuyan icin güçleri olan hayali ve kusursuz kişiliklerdir. Ya da öyleydiler. Biz oyle biliyorduk.

Marvel çizgi romanlarının düşüncesinin temelinde; insanlar pencereden baktığında ne görüyorsa onu aktarırız, yatar. Biraz güçlendirir, biraz hayal ekler görmek istenileni de sunarız, derler.

Astonishing X-Men No.50 bu romanda aslında çizgi roman ütopyasına -bence- yakışmayan bir şey oluyor. Northstar olarak bilinen hızlı hareket etme yeteneğine sahip bir karakter -ki bir erkektir- erkek arkadaşına evlenme teklif ediyor. Evet, o wolverine, thor gibi babayiğitlerin bulunduğu ütopyada bir gay evliliği.

Gay evliliğine karsı degilim, ama kısmen. Kanunen evlenmelerinde bir sakınca olmasın umrumda değil, fakat karsı oldugum durum: gey evliliklerinin adeta yüzsüzce medyada sanki dünyanın en doğal gereksiniymiş gibi aktarılması. Çocuklarımıza adeta “gey olun, süper kahramanlar bile gey” denmesi.

Batman icin Playboy dergisine konuşan Grant Morrison’ın yaptığı açıklama:

“Emin olun ki Batman eşcinsel. Bütün konsept boyunca hep eşcinseldi. Onu etkilemeye çalışan kadınlar oldu. Hatta fetiş kıyafetleriyle damdan dama atlayarak onu baştan çıkarmaya çalıştılar. Ancak ilişkileri hep saman alevi gibiydi. O kadınlara değil, genç ya da yaşlı erkeklere ilgi duyuyor”

Hadi ama bu özellikleri didkleyerek ortaya çıkarmak ne kadar doğru. Açıklamayı yapan Batman’e ilgi duyuyorsa, bu yönleri hosuna gidiyorsa bize ne. Bu açıklamayı yapıp milyonlarca Batman hayranı icin Batman aracılığıyla geyliğin reklamını yapmaya ne gerek var. Erkek diyebilmek icin Bond gibi her gün başka bir kızla mı takılması gerek.

Bilmiyorum, bence çizgi roman dünyası seviyesini korumalı. Coğunluğun etik değerlerinde kalmalı sonuçta onları ütopya yapan da bu. Gey bir azınlık var diye süper kahramanlar geyleşmemeli, bu bana çok… iğrenç geliyor.

Video
[Bu videoyu izlemek için Flash 10 gerekmektedir]

biz ona Mecnun diyoruz ama o 2 aylık bir Alman Kurdu.

nasıl da tatlı koşuyor velet

Text

Modern “ya tutarsa”

Nasrettin hoca üniversite sınavlarına girmiş ve sıralaması yetmiş binlerde gelmiş. Tercih zamanı bir gün, arkadaşlarından biri hocayı görmüş, bakmış hoca sabancı, koç, itü, odtü bol keseden dolduruyor listeyi. Demiş, hoca ne yapıyorsun o sıralamayla o üniversiteler hiç tutar mı? Hoca gülmüş; heheee, demiş, ya tutarsa.

Link

Aslında komik karşılamamak gerek. Bu kaydın oluşturulma tarihinde yani 1976’da modern Türkçe bu şekilde konuşuluyordu.

Photoset

zazera:

Voyager Altın Plakları 1977’de fırlatılan Voyager uzay araçlarında bulunan gramofon kayıtlarıdır. Plakta, dünya dışı akıllı yaşam formlarının yada gelecekteki insanların bulması niyetiyle dünyadaki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunmaktadır. Voyager-1 40.000 yıl sonra Zürafa takımyıldızındaki 1.6 ışık yılı uzakta bulunan AC+79 3888 yıldızına ulaşacaktır.

Plak kutusunun sol üst köşesinde kolayca farkedilen gramofon kaydının ve gramofon iğnesinin çizimi bulunmaktadır. Iğne kaydı baştan çalacak şekilde doğru pozisyondadır. Plağın bir turuna karşılık gelen 3.6 saniyelik zaman, hidrojen atomunun temel geçiş süresi olan saniyenin 0.70 milyarda birine karşılık gelen zaman birimi cinsinden ikilik sayı sistemi kullanılarak yazılmıştır. Çizimler plağın dıştan içe doğru çalınması gerektiğini göstermektedir. Bu çizimin altında plağın ve iğnenin yandan görünüşü çizilmiş, plağın bir yüzünün çalma süresi (1 saat) ikilik sayı sistemiyle yazılmıştır.

Şu an bile gönderilen yüzlerce uzay mekiğinden, uydudan daha zekice düşünülmüş bir plan. Ve evrene bizden haberler taşımanın inanılmaz bir yolu. Bilim kurgu filmlerinden fırlamış bir fikir, ve en başarılısı olacaktır.

Text

Anlamıyorum

Birer mucizeyiz. Hiçbir zaman hiçbir teknolojiyle elde edilemeyecek kadar muazzam bir yapımız var. Bize bu kez birer uzaylıymışız gibi bakmaya çalışın. Cevap bulunamayacak nasıl? sorularıyla donatılmış birer bedeniz. Bu gezegene evler yaptık, aletler yaptık. Bize arkadas olacak robotlar yaptık, gezegenden çıkmanın bir yolunu bulduk. Aşkı, güveni, duyguları bulduk. Evrendeki en gelişmiş canlı türüyüz. Organize olabiliyor, karar verebiliyor, yorumlayabiliyor ve kendimizi sorgulayabiliyoruz. Duyguları ayırt edebilme yeteneğine sahibiz, seçim yapabilme yeteneğine sahibiz. Bu ne kadar büyük bir ayrıcalık farkında mısınız? Diğer canlılarla kıyaslayın. hadi. Bize uzayda yaşayan bir köpek gözüyle bakın. O açıdan insanoğlunu tanrı sanmanız işten bile değil.

Şimdi ülkemizde doğuya gidelim. Hadi bana söyleyin, kız çocuğunu erkek arkadaşı var diye yüzlerce kez bıçaklayarak öldüren babanın, protein sentezi yapabilme yeteneğine sahip olduğunu. Peki; söyleyin bana, karısını yemek soğuk diye öldüren adamın, gözüne yansıyan ışığı anlamlı görüntülere çeviren beyni bulunduğunu. Bizler gerçekten nankörüz. Nankörlükten öte körüz.

Bu kabul edilemez, tanrıdan izler taşıyoruz. Gezegenleri değiştirecek güçlerimiz var. Cenneti, dünyada kuracak zekamız var. Ama biz napiyoruz; digerlerine eziyet ediyoruz, kendimizi diğerlerinden üstün görüyoruz, hayvansal yollarla evet bizden daha düşük bir canlı formunun davranışlarını örnek alarak bir seyleri dövüşerek elde etmeye çalışıyoruz.

Ben insanoğlunun bu halini kabul etmiyorum. Kendim kusursuz insanım demiyorum, size değişin de demiyorum. Ben sadece insan olduğunuzu fark etmenizi istiyorum. Bizi üstün kılan -birbirimizden değil, diğer canlı türlerinden- özelliğimizi kullanmaya davet ediyorum. İnsancıl çözümler aramaya, mucizevi biyolojimizin hakkını vermeye, küçük düşünmemeye ve en önemlisi insan olmanın hakkını sizden daha çok veren diğer insanlara zarar vermemeye. Çünkü hiçbir şart altında bu hakka sahip değiliz.

Zaten bunları boşvereceksiniz, fazla zeki olmamızın bir avantajı da bu, fikirlerimizde sabit kalabilmemiz. “He” seslerini duyar gibiyim.

Text

Bir Gerçek

Öncelikle bu yazıda belirteceğim noktaların ne derece gerçek olduğunu belirtmek istiyorum. Şöyle ki; babamın demiryolu ile taşımacılık yapan bir şirketi var ve bildiğimiz gibi demiryolları bugün hala devletin. Özel firmalar kendi vagonlarını üretebilir, sahada kullanabilir ancak lokomotif hizmetinde yani vagonlarının taşınması hizmetinde devlete mahkum. Özel sektör lokomotifi yoktur. Makinistler de devlete bağlı memurlardır.

Babamın işi nedeniyle Devlet Demiryolları ile iç içeyim. Ve hiç çekinmeden belirtebilirim ki işini yapmayan, devleti sömüren memurlarla dolu. Bu yazıda bunlardan en basitini anlatacağım.

Makinistler, günde 8 saat çalışma zorunlulukları vardır. Bir ay sonunda o ayki iş günü sayısı ile 8 saat çarpılarak, aylık çalışma saatleri belirlenir. Bu rakam 160 ile 184 arasında kurum tarafından belirlenir. Belirlenen rakamdan daha fazla çalışan memur fazla mesai yapmış olur. Ve ek ücret alır. Aşağıda anlatacaklarım tabiki her makinist icin gecerli değil lütfen okuduktan sonra hepsi için önyargıda bulunmayın.

Sistem makul görülüyor bir bakışta. Yalnız bu sistemde öyle bir açık var ki; bu, yük taşımacılığı yapan firmalara pahalıya patlıyor. Sebebi şu: İki istasyon arası ortalama 4 saat mesafede, firma bu süreye göre planlama yapıyor. Fakat makinist istasyonlarda durma hakkına da sahip olduğu için bu süreyi 6, 7 saate kadar çıkarıyor. Geriye calışması icin 1 saat kalıyor. Onu da vagona yükleme ya da indirme varken, uyuyarak geçiriyor. Ve mesaisini dolduruyor. Yüklenen vagonların ise sözleşmede belirtilen saatte (firmalar artık makinist gecikmelerini de hesaba katıyor) X istasyonunda olması gerek. Ve istasyon 2 saat mesafede. Bu durumda, tek makinist var mesaisi bitmiş ve vagonların gitmesi lazım. Gemiye yüklenecek yükler icin gemi yük gelmeden kalkamaz, ama limanda kaldığı her saat icin bin dolara yakın ceza öder. Hal böyle olunca; mesai saatleri içinde bu yükü yerine ulaştırabilecek olmasına rağmen bunu yapmayan makiniste muhtaç kalınıyor. Mesaisi biten makinist haklı olarak gitmek istemiyor. Yemek, kasa elma, pastırma gibi rüşvetler talep ediyor, firmalar da bin dolar ceza ödemektense makinistin bu istekleriine göz yumuyorlar. Makinist alacağını alıyor, yükü taşıyor. Üstüne de fazla mesai parasını alarak evine dönüyor.

Ara sıra basında haberler çıkar, makinistin ayda 300 saat çalıştığıyla ilgili çok zor şartlarda, uzun süre çalıştıklarıyla ilgili. İnsanlar da onlara acır, kalkar makinist hakları savunurlar. Ama ben bu işi içerden gördüm, makinistlerin fazla para almak için 4 saatlik yolu 7 saatte gittiklerini gördüm. Gerçekten ağır çalışanlar da var haklı olanlar da var. Ama bizim vergilerimizi bu sekilde yiyen ve insanların işlerini bu şekilde olumsuz etkileyen makinistlere bu hakkı tanıyan yönetmelik bence tekrar gözden geçirilmeli.

Text

Belki de yanlış düşünüyorumdur, kim bilir

Benim kendi fikirlerim var. Bunları toplumun genel fikir akımlarından mümkün olduğunca uzak ve ayrı tutmaya çalışırım. Çünkü hepsinde eksik yanlar var. Benimkiler de kusursuz değil. Ama ağzımdan çıkan fikirlerime en azından inanıyorum. Eğer bir fikri duyarak öğrendiysek ve benimsediysek, yarın başka bir fikre kaymamız işten bile değil. Çoğu fikir gizli de olsa digerlerine karşıt bir tutum içerdiği için toplumu kutuplaştırır. İnsanlar inanmadığı seylere inandığını söyler. Haa evet bu çok doğru diye yerleşen fikir biraz daha kanıyla size sizinmiş gibi gösterilir. Bunu okurken dahi üstüne alınmayacak kisiler var farkında değiller olamazlar da. Fikir dayatması her yerde. Üzerinde iki kere üç kere düşünmek yetemez. Size ait bir fikir diğerlerinin aynısı olamaz, en fazla çok benzeri olabilir, temeli aynı olabilir. Bir fikrin, sizin olması için ona göre yaşamanın yanında onun için binlerce kez tekrar tekrar düşünmeniz gerekir. Özgün fikir sizindir, özgün fikriniz varsa saygı görmeye layıksınız demektir. Gerçek bir fikir sahibi diğerlerine hoşgörü gösterdiği gibi. Fikirleri savaştırmaya çalışmaz . Fikir sizinse, ona kendiniz ulaştıysanız, her ayrıntısı size kanıtlarla sunulmuşken bile kuşkuyla yaklaşıp kesfettiyseniz, bir fikriniz var demektir. Ve fikirler her zaman eksiktir.

Link

E. Coli bakterisi, kültür ortamında. Vidyonun her bir saniyesi gerçek zamanla 20 dakikaya denk gelir -bir bakterinin bölünmesinin ortalama süresi-. Vücuda giren bir kaç bakterinin yaklaşık 5 saatlik serüvenini anlatan bu vidyo, onları içinizde düşününce yeterince ürkütücü bir hal almıyor mu?

Text

Tarih bana neden mi çekici gelir?

Cengiz Han, 40 milyon insanı öldürüyordu. İmparatorluğunu Dünya’nın %20’sine yaymıştı. Moğol istilası hızla yayılıyordu. Ama Cengiz Han’ın ya da çevresindeki bilge adamlarının dahi göremediği bir faydaları vardı. Moğol istilası boyunca 700 milyon ton karbon geri emildi. İnsanlar hızla ölüyordu ama bu onların tahrip ettiği doğaya toparlanması icin vakit tanıyordu. Bitkiler çoğalıyor, karbonu temizliyorlardı.

Arşimet, binlerce aynadan oluşan efsanevi sistemini kurdu. Aynalardan yansıttığı güneş ışınları ile Roma gemilerini yaktı. Güneş ona hidrojenini helyuma dönüştürürken çıkan enerjisiyle destek veriyordu.

Fatih’in karşısında iki düşman askeri vardı. Kılıcını çekti, muazzam bir sanat eseri. Ustası onu milyonlarca yıl önce patlayan süpernovalarda, yıldız çekirdeklerinde akıl almaz sıcaklıklarda füzyonla oluşmuş demir elementinden yapmıştı. Protonları, nötronları vardı. Bu atomlar, tanecikler durmaksızın kana bulanıyordu.

Bunlar farklı bakış acılarıyla incelenmiş tarihi olaylar. Bir yanda kahverengi zırhlar, siyah kirli tenler, kan, toprak… diğer yanda protonlar, elektronlar, kuarklar. Bir yanda milyonlarca sıcaklıkta gerçekleşen akıl almaz tepkimeler diğer yanda bunlardan tamamen habersiz, tarihin en ciddi adamları. Beni en çok bu yani çeker çok eskilerin. Onlar gaz lambası ile aydınlanırken; evren genişliyor, ağırlığı milyon tonu bulan yıldız çekirdekleri patlıyordu. Kara delikler gezegenleri emerken, antimadde maddeyle birleşerek yok olurken, Osmanlı, yeniçerilere kıyafet diktiriyordu. Birbirlerinden ne kadar uzaklar. Bellerindeki hançeri oluşturan maddenin oluşması için patlayan yıldızlardan ne kadar habersiz geziyorlardı.

Kanuni, ülkedeki alimleri huzuruna çağırdı. Ülkedeki eğitimi sordu, yeni görevler verdi, yeni yerlere atadı. Güneş ve ay öğretildi herkese, ne olduğunu bilmedikleri o cisimleri anlattılar. Onları bilen ülkede seçkin oldu. Ama evren ne onları ne de güneşi, ayı takıyordu. Daha niceleri vardı.

İskender Akdeniz’e bakıyordu. Uçsuz bucaksız su ona güç veriyordu. Deniz neden oradaydı, hic sormadı. H2O olarak göremedi onu. O bakarken milyarlarcası aldığı ısının yardımıyla, oradan kopuyor gökyüzüne çıkıyordu.


Tonyukuk, çadırından çıktı. Güneş yüzüne vuruyordu. Hidrojen, helyuma dönüşüyor, çıkan pozitron ve nötrinolar, yüzünü ısıtıyordu.

Atilla atını dört nala sürüyordu. Hızını bir kaç bin katına çıkarsa yaşıtlarına göre daha genç kalabilirdi. Zamanı bükebilirdi.

Onlar bunlardan habersiz yaşadı, bir şey kaybetmediler. Geriye bizim için şaşılacak tabirler bıraktılar. Mehter takımı onlarca kilometre uzağa sesini duyururken, onlara doğru hızla yaklaşan bir elçi sesi farklı duyuyordu. Mektuba mühür bastıklarında odadaki oksijenle birleşip kuruyan o sıvıya hic önem vermediler. Bu çok tuhaf işte birbirinden habersiz iki dünya, biri digerine imkan sağlarken kendinden bahsetmiyor bile. Birinin diğerine alt yapı oluşturduğu iki ayrı dünya.